Anasayfa / Etkinlikler / Yazarlar / Gemi...

02 Aralık

Gemi...

“Hepimiz aynı gemideyiz”, sınıf mücadelesini iptal eden bir söz olmak hasebiyle, bu ülkenin gelmiş geçmiş her türlü egemeni için makbûldür


Hayatımız dalavera. Kurnazlığın zekâ, “işini bilme”nin akıl, bağlamacılığın kabiliyet, usta yalancılığın maharet, ne pahasına olursa olsun üste çıkmanın marifet ve daha pek çok musibetin bir halt sanıldığı siyaset ve toplum hayatımız, malzemesi kandırık, üslûbu şirretlikten ibaret bir piyes kimliğinde. Hakikat pek kötü, iç kaldırıcı, hazmı zor, tadı felaket. Bu yüzden kimse yanına yanaşmıyor. Hayır, gemide yer de sınırlı. Hakikatten kaçışanlar birbirine giriyor, daracık koridorlarda birbirini ezenler görülüyor, güvertelerde koşuşanlar çarpışıp birbirlerini küpeştelere yapıştırıyor, mazallah denize düşenler olacak.
Gemi? Gemi mi dedim? Yoksa hepimiz aynı gemide miyiz? Yoksa değil miyiz?

Şu “hepimiz aynı gemideyiz”in Türkiye’de hit parça haline gelişi, kuşaktan kuşağa aktarılışı, yanılmıyorsam Turgut Özal döneminde başladı. Enflasyon almış başını gidiyordu, yeni zenginler türemişti, doğa ve şehir talan operasyonları dört bir yandan ilerliyordu, 12 Eylül baskısından çıkılmış, ancak nereye çıkılacağına dair fikirler henüz oluşturulmaya çalışılıyor, etrafa bakınılıyordu. Karmakarışık bir zamandı.
 
Mevzu olarak “ekonomi”nin baş köşeye yerleşmesi
 
Ekonominin lafı en çok o zaman edilir olmuştu, çünkü ilkin, tartışma, dalaşma, hüner gösterme, laf sokma yarışlarının sahası olarak ekonomi ne kadar çok yer kaplarsa, o sırada hâlâ netameli bir mevzu olan -ve mazallah dolaşırken her yerde Kürtlerle karşılaşılan- siyasete o kadar az giriliyordu. İkincisi, 12 Eylül öncesindeki meşhur 24 Ocak kararlarıyla ekonomide yapısal birtakım değişiklikler meydana getirilmiş, 12 Eylül’ün işkencesi ezâ cefâsı altında fark edilmeyenler -veya ses edilemeyenler- şimdi gözlere batmaya başlamıştı. Ve üçüncüsü, olan bitenden haksız ve utanmazca çıkar sağladığı belli bir şımarık türediler topluluğu, kendine uygun bir kültürü yaratmaya, henüz birkaç yıl öncesinin dahi içine katıldığı bir nevi Taş Devri muamelesi yapılan “geçmiş”teki hiçbir şeyi ve o geçmişteki zulmü hatırlatan ve hâlihazırdaki yoksulluğa işaret eden kimseyi beğenmemeye başlamıştı.

“Serbestlik”, evet, birçok alanda içi boş laf değildi; ama hepimizin bundan esas olarak yolunu bulup zenginleşmeyi anlamamız bekleniyordu. Bunun için önlerine fırsatlar serilen özenti, açgözlü ve küstah bir zenginleşenler klanı, önlerine serilenleri de yeterli bulmayabiliyor, “soyulacak ülke var, gelin!” çağrısına uymuş düzenbazlar olarak hepimize sırıta sırıta iş görüyorlar, bazen de bu ortamı yaratanların bile tahammül sınırlarını aşıyor, cezalandırılabiliyorlardı.

Ekonomi, diyorlardı, bu dönemin ideolojisini yerleştirmeye çalışanlar ve zenginliklere sahip olanlar, hayatın hem çekirdeği hem kılıfı, hem anlamı hem alanıdır. Siz orada yaşayacaksınız. Siyasete devlet bakar. Ve ekonomi, ancak biz bu paraları kazanırsak yürüyebilir. Çünkü siz ekonominin nasıl yürütüleceğinden anlamazsınız. Ve eğer ekonomi, ancak biz bu paraları kazanır, hiç hak etmediğimiz bu ayrıcalıklı hayatı sürersek yürüyebiliyorsa ve eğer ekonomi yürümezse siz de ekmeği bir yerine beş liraya almak zorunda olacaksanız ve beş liranız da olmadığından ekmeksiz kalacaksanız, demek ki, sizin de bizim bu paraları kazanıp hiç hak etmediğimiz bu ayrıcalıklı yaşantıyı sürdürmemiz için el vermeniz lazım. Yoksa batarız! Çünkü hepimiz aynı gemideyiz. Gemi batarsa hepimiz boğuluruz.
 
Sınıf mücadelesinin iptali
 
Gemi metaforu, başından beri kendi çıkarını herkesinki gibi gösterme maharetine sahip zengin ve güçlüler sınıfının bir tarihten itibaren pek düşkün olduğu bir araçtır. Gemiye düşkündürler fakat kendileri için genellikle daha küçük boyuttaki lüks yatları tercih ederler. Gemi bizler içindir. Gerçi bizim zenginlerden bu denklemi de yanlış kuran ve mazbut bir bina büyüklüğündeki kamarasının üzerine bir buçuk-iki metrelik parlak sarı yaldız harflerle soyadını yazdırdığı, sahiden gemi boyutlarında teknelerle dolaşanlar çıkmıştı; fakat istisnadır.

“Hepimiz aynı gemideyiz”, sınıf mücadelesini iptal eden bir söz olmak hasebiyle, bu ülkenin gelmiş geçmiş her türlü egemeni için makbûldür. Askerî vesayet zamanında geminin gri, bayrağının daha büyük ve gösterişli olması, demir atılır ve çekilirken, imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitlenin esas duruşta İstiklâl Marşı söylemesi beklenirdi, şimdi, türlü dolambaçtan sonra, aslında bunları da pekâlâ içerecek bir başka gemi rejimine gelindi: ırkçı Türk-İslâmcısının “ayaklar baş mı olacak!” rejimine. Ve denecektir ki, evet, ayaklar asla baş olmayacaktır, fakat başla ayrı gemilerde olmaları hiç mümkün müdür? Aşkolsun! Nasıl olursa olsun, gemi, milliyetçi mânâ âleminden alınmış bir kutu zamktır.
 
Deniz denen çok dişli canavar
 
Üç tarafı denizle çevrili memlekette denizle sahici ilişki kurmaksızın yüzyıllar geçirebilmiş bir toplum için gemi metaforunun özel çağrışımları da var. Zira bizim denizle sadece mesafeli değil basbayağı ona düşman olduğumuz rahatlıkla ileri sürülebilir. Daha doğrusu, onun bize düşman olduğuna inanırız. Bizden kuvvetli olduğu her halinden belli, tekinsiz, zaptedilemeyen, kocaman, hapsedilemeyen, çöllere tehcir edilemeyen, köyü yakılıp şehir varoşunda açlığa sürüklenemeyen, dünyaya gözünü yeni açmış bebeğiyle doğumhaneden hapishaneye götürülemeyen, tek kişilik hücrede delirtilmeye çalışılamayan bir yaratıktır. Ne askeriye zorbalığıyla ne Kanun Hükmünde Kararname hileleriyle karşı durabilirsiniz ona.

Konu kaymasın, yönümüzü kaybetmeyelim, ama belirtmeden de geçmeyeyim: Bu yüzden en çok zevk aldığımız işlerden biri denizi doldurmaktır. Toprakla doldurmak ve onu kara haline getirmek. Bildiğimiz şey kılmak. Şimdi buna bir de üstünü betonla kaplamak eklendi. Sağlam olsun, neme lazım…
Deniz bizzat tehlikedir; üzerinde giderken bile ona hakim olmuş sayılmayız; her an bizi yutabilir, ne fenalıklar yapabilir!

Yani “aynı gemideyiz” demekle, aynı zamanda, etrafımızın bizi yutmak ve bize ne fenalıklar yapmak isteyen düşmanlarca sarılı olduğunu belirtmiş, gemimizi devirmek, bizi karanlıklara derinliklere çekip boğmak isteyenlere karşı kader ve güç birliği yapmaktan başka çaremiz olmadığını öne sürmüş oluruz.
 
Ve kaçınılmaz soru: Ne münasebet?
 
Fakat bütün bunlar, bir ambargo delme manevrasından yararlanarak cebini dolduran, bedelini onların değil bizim ödeyeceğimiz belaları başımıza açan, sahtekâr, açgözlü, ciğeri beş para etmez adamlarla aynı gemiye neden binmemiz gerektiğini izah edemez. Neden binecekmişiz onlarla aynı gemiye? İlk fırtınada safra niyetine aramızdan birilerini azgın dalgaların ağzına fırlatıversinler diye mi?

Gemi metaforunun geçtiği ortamların vazgeçilmez eşlikçilerinden biri, vatan ve vatana ihanet kavramlarıdır. Kendileri yüzünden hepimizin başına işler açılan gözü doymaz, paragöz herifler, gemiye binmekten kaçındığımız için bizi genellikle vatana ihanetle suçlarlar. Gemi onların vatanıymış meğer. Oysa akıllarından tek geçen, kapağı bir an önce gözden uzak, sahile yakın, ama mutlaka karadaki lüks sığınaklarına atmaktır.

Böyle bir vatan yoktur. Birileri makine dairesinde kan ter içinde ömür tüketir -ve çalışma bakanı tarafından fedakârlık yapması istenir- iken öbürlerinin güvertede, rüşvet olarak edindikleri, güneş ışını geçirdiği için bilekte iz yapmayan -neden olmasın?- saatleriyle güneşlendikleri bir yere vatan demenin, aşağıdakiler için anlamı yoktur esasında. Bu yokluğun hissedilmesini önleyip yüreğe ferahlık verecek ilaçlardandır işte gemi. Vatan, birileri ambara tıkıştırılmış, açlıkla boğuşur ve zor nefes alıp verirken berikilerin pahalı, ithal gömleklerinden iki düğme açıp, bağırlarını rüzgâra verip, iktidara geldikten sonra haberdar oldukları marka güneş gözlüklerinin ardından birbirlerine hain gülücükler saçtığı bir tekneyse, ambardakileri “ya batarsa” endişesine ortak etmek hüner ister. Bu hünere sahip muktedirlerin elindeki sihirli değneklerdendir gemi.

Ah adalet! İman sömürücülerinin gemisinde de yer yok sana…

Hayır, Zarrab davasının ortaya dökeceği gerçeklerle ilgiliyiz, bunları izleyecek, bilecek, bilmeyenlere de aktarmaya çalışacağız. Geminiz de nerede hangi kayalığa çarpacaksa çarpsın.
 
Öte yandan…
 
Yalnız işin bir de “öte yandan” faslı var. Makine dairesindekiler, ambardakiler de o gemideyse ne etmeli? Dalgaların görece sakin olduğu, anlayışlı davrandığı bir mesafeden, uzaklardaki geminin felakete ilerleyişini izleyerek neyi değiştirebiliriz? Metaforlarla konuşulamayacak kadar dallı budaklı konu. Üstelik öyle bir yerde konuşuyoruz ki, herkes kendi gemisine sahip olmayı istiyor ve ötekini bindirmeye asla niyeti yok, bindirirse de rotaya karışmasını asla kabul etmiyor.

Zarrab hadisesi, bu vesileyle ortaya sürülen “Amerikan emperyalizmi” ve bağımsızlık destanları, güzellemeleri, çekişmeleri, paylaşamamaları… “bağımsızlık” denen şeyin kendi başına değer olup olmadığı, içinin neyle doldurulduğuna bağlı olarak mahiyetinin, işlevinin de tamamen değişip değişemeyeceği… İran’ın “Amerikan emperyalizmine karşı bağımsız tavır” üzerinden elele vermemiz gereken yeni dostumuz mu yoksa “Türkiye İran olmayacak”taki İran mı olduğu… bunlar gibi pek çok mühim mevzu var, gemide giderken konuşulabilecek. Her an alabora olabilecek şu tahlisiye sandalından daha sağlam bir yere geçebilirsek bunları da ele alırız.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design