Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Otobüsü kaçırmış bir milletin çocukları

15 Temmuz

Otobüsü kaçırmış bir milletin çocukları

Suriyeli kadına tecavüz edilmesinden ve bebesiyle birlikte öldürülmesinden hepimiz sorumluyuz. Sustuğumuz için...

 
Bir hafta önce, bizler politikaları konuşurken, Suriye’den savaştan kaçmış ve Türkiye Cumhuriyeti’ne sığınmış, 10 aylık bebesiyle hayat mücadelesi veren bir kadın, Adapazarı’nda Kaynarca’da evinden kaçırıldı, ormana götürüldü, tecavüz edildi ve 10 aylık bebesiyle beraber vahşice katledildi.
 
Üç-beş haber çıktı hakkında. Bir kısmımızın haberi oldu. Bir kısım, “İyi olmuş, hamamböceği gibi sardılar her yeri zaten,” dedi. Bazı, hem de aydın geçinen, Atatürkçülüğüyle ve insanlığıyla çok övünen tanıdıklar sosyal medyada çarşaf çarşaf “Suriyelileri sınırdışı etmek için” imza toplamaya devam ediyor. Bu arada bir deyiş türemiş, yeni vakıf oldum: “En kötü alırsın bi Suriyeli kız.”
 
Gazetede gözüme çarptı, çocuk yaştaki Suriyeli kızlar arasında merdivenaltı kürtajı hızla yayılıyormuş. Anlaşılan o ki, taciz-tecavüz gırla gidiyor. Her türlü aşağılama, hor görme, beslenme-barınma-eğitim ve sağlık ihtiyaçlarından yoksun bırakma, linç, vücut bütünlüğünü bozan ve/ya insan onurunu aşağılayan her türlü şiddet toplumun hiç de azımsanmayacak bir kesiminde meşru kılınmış derhal.
 
Üzerine bir de, bazı yorumcular “Suriyeli” sorununu bir “yoksullar savaşı” ilan etti. Diyorlar ki, “Suriyelilere kötü davranmış insanlar olabilir, ama bunu topluma mal etmemek lazım.” Bazılarına göre Suriyeli nefretinin asıl nedeni, yoksulun işini elinden alması ve yevmiyeleri daha aşağı çekmesi. Vur deyince öldürmemek gerekiyor, diyorlar, yani sadece vurmak yeterli. Suriyelilere, deniyor, bizim ekonomimizin iyiliği için beceri kazandırılmalı.
 
Ayrıcalıklarından kopmak istemeyen ve bu ayrıcalıklarını, mevcut şiddetin çıplak gözlerine görünmeyeceği steril şehirlerde herhangi bir müdahaleden uzak yaşamak isteyen bu sınıf, “Suriyeli sorununun” ve giderek artan Suriyeli katlinin sorumluluğunu büyük bir beceri ve hız ile kendi üzerinden attı, yoksullara yükledi. Böylece defalarca kazanmaya çalışıyor: Her zamanki üstten bakan ve akıl öğreten edasıyla, hem Suriyeli sorununu kendi lehine döndürecek bir çözüm önerisi sunuyor hem kendine hizmet edecek yeni bir sınıf üretmenin yolunu yapıyor. Zaten kendisi yüzünden yoksul olanı tekrar mağdur ediyor. Suriyeli’yi olduğu hâlde bir insan değerinde görmüyor; onu eşiti olarak görebilmesinin şartı olarak yapıp-ettiklerini kanıtlamasını bekliyor. Bir Suriyeli, bir Türk olabilmek için ne kadar eğitim almalı, çalışmalı, mücadele etmeli, nelere inanmalı veya hangi değerlerle yaşamalı mesela?
 
Bu yazıları yazanlar bilmiyor (veya bilmek istemiyor) ki Suriyelilerin başına Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından getirilen şer, münferit olayların zaman düzleminde bir tesadüfü değildir. Tacizler, tecavüzler, kaçırmalar, öldürmeler, toplu şiddetle yıldırmaya çalışmalar, şehirlerden sürgün etmeler, taşlamalar, horlamalar, itmeler, pazarda markette dövmeler, çok hızlı şekilde dile işlemiş şiddet büyük bir linçin küçük parçalarıdır ve nefretten, intikam isteğinden kaynaklanan bir kırım zihniyetinin yansımasıdır. Bunu yoksulların üzerine yüklemek hem modası geçmiş sosyal ayrımcı bir yaklaşımdır hem de kalabalıklar-kitle teorilerine aykırıdır.
 
Oysa ki linç, fırsatlar hiyerarşisinin farklı katmanlarında köşe tutanlardan beslenmez, faili bireyler ve tekil sınıflar değil, nefret söylemini ister susarak, ister dilde isterse de suç işleyerek yeniden üreten herkestir; kaynağı para ve statü üzerine kurulmuş sınıflar değil toplumu toplum yaptığı söylenen, büyük bir kesimce paylaşılan ortak değerlerden bulur kaynağını. Linç, toplumsal addedilen ve zaten sorunlu olan bu değerlerin can damarını tuttuğunuz noktada açığa çıkar (örneğin güvenlik tehdidi, vatanın elden gitmesi, namus, din, hırsızlık). Linçin toplumsal sınıfları yoktur. Kalabalıkların irrasyonel, hâlihazırda şiddete eğilimli, patolojik ve nevrotik olduğunu öngören Gustave Le Bon’un modası aklı başında herkes için geçmiş olmalıdır. Ve linçin en önemli unsurlarından biri, toplumsal tasdiktir. Ve belli bir gruba karşı ülke çapında farklı yerlerde, birbirine yakın zamanlarda girişilen, devletin yargılamaktan imtina ettiği ya da yüzünü diğer tarafa çevirdiği linç eylemleri, devlet eliyle dalgalar hâlinde gelen soykırım pratiklerinin yeni yüzüdür.
 
Linç Tanımı
 
Linç hakkında düşünürken, akıldan çıkarmamak gereken üç şey var.
 
Birincisi, linçin tanımını doğru yapmaktan geçer. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi’nin tanımı şöyle: “Bireylerin düzenli hukuk mahkemelerinin varlığından bağımsız olarak ve yargılanmadan, belirli bir kitlesel şiddet aracılığıyla, intikam amaçlanarak öldürülmesi veya onlara işkence edilmesi eylemleridir.”

Heidelberg Üniversitesi’nin ve Heidelberg Amerika Araştırmaları Enstitüsü’nün 2010 yılında linç hakkında düzenlediği “Linçin Uluslararası Tarihine Doğru” başlıklı konferans raporu, sonuçta şu tanımı yapıyor—ki bence de yapılabilecek en doğru tanım bu: Linç, bir kitlenin, toplumun büyük bir bölümünü temsil ettiği iddiasıyla uyguladığı cezadır.

Bu arada not düşelim ki, linç girişimi diye bir şey yok. Linç olayının tamamlanması için mağdur kişinin öldürülmüş olması gerekmiyor. Yapılan her türlü işkence de linçin eylemlerine dahil.

Suçun maddi unsuru olarak Kitle

İkincisi, linç kitlesinin bir kişiden dahi ibaret olabileceğini kabul etmektir. Heidelberg’de yapılan tanıma geri dönelim: Linç, bir kitlenin, toplumun büyük bir bölümünü temsil ettiği iddiasıyla uyguladığı cezadır. Bir kişi dahi bunu gerçekleştirebilir aslında. Çünkü bu suçu işlerkenki motivasyonu, arkasında koskocaman bir kitlenin gücünü almış olmasından ileri geliyor. Yani yargılanmayacak, onaylanacak. Alkışlanacak.
 
Teknik kısmına bakarsak, Amerika Birleşik Devletleri’nde anti-linç kanunlarının bir linç kitlesinin kaç kişiden oluşabileceği hakkındaki hükümleri eyaletler arasında farklılık gösterebiliyor. Bu konuda ABD’nin uygulamalarını örnek almamın nedeni, adında linç geçen ve amacı özellikle ve spesifik bir suç olarak linçleri cezalandıran kanunların sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde var olması.

Güney Karolina gibi bazı eyaletlerin kanunlarında “kitle” tanımı en az iki kişiden oluşturulurken, linç kitlelerinin tanımı yapılmayan diğer eyaletlerde örgütlü suç tanımında örgüt oluşturabilmek için en az 3 kişinin fiili iştiraki aranmaktadır. Tuskegee Üniversitesi’nin 1952 yılındaki raporunda, “kitle” olarak en az üç kişi öngörülür. Amerika’da linçi veya kitle şiddetini suç olarak kabul eden farklı eyaletlerin kanunlarının hemen hepsi farklı bir düzenleme yapar. Linç araştırmacısı Frank Shay’e göre Alabama ve Indiana, bu kitlenin sayısına, “birleşen herhangi bir sayıda insan” derken, herhalde en az iki kişiden bahsetmektedir.

Şöyle düşünün, bir soykırımda güçlü ve soykırımcı tarafın bir bireyi, hedef alınan gruptan birine ya da birilerine zarar veriyorsa, bu onu soykırım taraftarı, faili, katili yapmaz mı?

Linçler için de aynı şey. Suriyelilere yönelik linçler, bir etnik gruba karşı yapılan, hedefi belli, toplumun büyük bir bölümünün intikamını almak ve bu insanları “temizleyerek, ortadan kaldırarak” kendisine ait olanı (vatan toprağını) yabancılardan kurtarmak, hissettiği işgal edilmişlik duygusunu az bir şey hafifletmek amacı taşıyan suçlardır. Suriyeliye karşı yapıldığında, tek başına işlenen bir suç bile olsa artık Türkiye boyunca girişilen kolektif linç hareketinin bir parçası hâline gelir. Özellikle de Suriyelilerin artık neredeyse en kolay hedef olmasından kaynaklanır bu.
 
Toplumsal Tasdik
 
Üçüncüsü de, linçleri mümkün kılan unsurlardan en önde geleninin toplumun sesli ya da sessiz onay mekanizması olduğudur.
 
Linç üzerine çalışan tarih profesörü Christopher Waldrep, özellikle “War of Words: The Controversy over the Definition of Lynching, 1899-1940” (Kelimelerin Savaşı: Linç Tanımı ile ilgili ihtilaf) başlıklı makalesinde linçin en önemli unsurlarından birinin sessiz kalabalığın onayı olduğunu anlatır. Toplumun tasdiki, soykırımlar tarihinden bildiğimiz gibi, sadece olumlu edim ile değil, suskunlukla da kendini gösterir.
 
Suriyeli kadının bebeğiyle birlikte vahşice öldürülmese Türkiye toplumu, kendisinden beklenmeyecek bir sessizlikle onay verdi ve veriyor.
 
Suriyeli kadına tecavüz edilmesinden ve bebesiyle birlikte öldürülmesinden hepimiz sorumluyuz. Sustuğumuz için. Susarak onayladığımız ve zalimin talim ettiği yollara minnet ettiğimiz için. Ve bu sorumluluktan kaçacak yerimiz, meşru sığınaklarımız artık yok. Suriyelilere karşı girişilen bu toplu linç bir nefret suçudur.
 
Biz insanlık otobüsünü cumhuriyet ile perçinlenen, derinleştirilen bir linç kültürüyle kaçırmışız zaten. 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design