Anasayfa / SEZİN ÖNEY / İstibdat ve hürriyet

oneysezin@hotmail.com

30 Temmuz

İstibdat ve hürriyet

İstibdad, Arapça "d-b-b" kökünden geliyor ve "bağımsızlık" anlamında bir kelime. Ama nasıl bağımsızlık?


Ahmet Şık, Cumhuriyet Davası savunmasını şu sözlerle bitirmişti:

"Bu yüzden söyleyeceğim o ki, dün gazeteciydim. Bugün gazeteciyim. Yarın da gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Yani hakikati boğmak isteyenlerle aramızdaki bu uzlaşmaz çelişki hiç bitmeyecek.

Bu karanlık günlerde ihtiyacımız olan daha fazla hakikat kaybı değil. Her şeyden çok ve daha fazla gerçeklere ihtiyacımız var. Bu yüzden hakikate kendimden daha fazla saygı duymaya da, inkarcı biat kadrolarına dahil olmayı reddetmeye de devam edeceğim.

Bunun için bir bedel ödemek gerektiği ortada. Ama sanmayın ki bu bizi korkutuyor. Ne ben, ne de dostları olmaktan onur duyduğum “Dışarıdaki Gazeteciler”, her kim olursanız olun hiç birinizden korkmuyoruz. Çünkü zorbaları en çok korkutanın cesaret olduğunu biliyoruz.

Ve zorbalar da şunu bilsin ki, hiçbir zalimlik, tarihin akışını engelleyemez.

Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!"

Ahmet'in savunmasında karşımıza çıkan "Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet" sözlerinin, yaklaşık 110 yıllık bir tarihi var bu topraklarda. Bu cümlenin iki kutbu, "istibdat" ve "hürriyet"in mücadelesinin de...

"İstibdat" ve "hürriyet" kavramlarının birbirleriyle çatışması ve Osmanlı'dan Türkiye'ye, "iki kutuplu bir zihin dünyası" yaratmasının altında ilginç de bir yan var. Aslında, "istibdat" da, bir tür "hürriyet" demek. Yani, "istibdat" çoğunlukla sanılabileceği gibi, doğrudan sözlük anlamı olarak "baskı" anlamına gelmiyor.
İstibdad, Arapça "d-b-b" kökünden geliyor ve "bağımsızlık" anlamında bir kelime. Ama nasıl bağımsızlık? Başına buyruk, dediğim dedik, kural tanımaz bir bağımsızlık.

Aynı kökten gelen başka bir kelimeye bakalım: Mustabidd. Bu kelime, "istibdad"ın kastettiği "hürriyet"in nasıl kullanıldığını anlatıyor. Mustabidd, tiran, despot, keyfi yönetim biçimini benimseyen hükümdar demek.

"Hürriyet", yani aslıyla Hûrriya, Arapça "h-r-r" kökünden. Daha da derin kökleri, Aramice'de; yani Süryanilerin dilinde. Hani bugünlerde, mallarına Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından el konan Süryaniler... Bugünlerde, "en zorlu dönemlerinden birini" yaşayan Süryaniler...

Aramice, yeterince "yerli ve milli" gelmediyse (ki Anadolu'daki kökenleri, Milattan Sonra 30'lu yıllara dayanıyor), eski Türk dilinin en eski sözlüklerinden birinde "hûrriya" sözcüğünün geçtiğini anımsatalım. 1387'de İskenderiye'de yazılan Memlûk Kıpçakçası sözlüğü İrşadü'l-mülûk ve's-selâtîn'den bahsediyoruz. "Türk oğlu Türk" bir yazar, Berke Fakıh'ın Arapça harflerle yazdığı bu sözlük, herhalde en güzide "Türk İslâm" eserleri arasında.  Tabii, bu eserin de günümüze uyarlanabilecek ironik bir yönü var: " İrşadü'l-mülûk ve's-selâtîn",  "Melik ve Sultanlara Doğru Yolu Göstermek" demek... Bu dönemde de, 21. yüzyıl Türkiyesinde, gazetecilik nâmına sık sık rastladığımız bir durum bu. Tatlı tatlı, eleştirmeden, "Böyle yapsanız ama" gibi bir serzenişte bulunan, köşelerine soba üzerine kıvrılmış kedi mahmuriyeti ile kıvrılan (ama asla kediler kadar sevimli olmayan), iktidarın tüm nimetlerine uyuşturucu gibi müptela "gazetecilerden" bahsediyorum.

Biz gene, "istibdad" ve "hürriyet"e, bizim kültürümüzdeki "iyi" ve "kötü"nün mücadelesine dönelim.

İstibdad, hükümdarlığa işaret ediyor da, Hûrriya, geri durur mu; o da "asaleti" sembolize ediyor; kölelikten, tiranlıktan, "istibdad"dan kurtularak özgürlüğe kavuşanları tarif ediyor. "Hürriyet", azadlık, özgürlük, bağımlı olmamak demek; tam da bu sebeplerden dolayı "efendisi olmayan, asil" manasına geliyor. Aramice'de de şöyle bir anlam var; "kölelikten kurtulma", "despottan kurtulup özgürlüğüne kavuşma".

Yani,  tarihimizdeki ezelî (ve umarım ebedî olmayan) "istibdad" ve "hürriyet" arasındaki zıtlaşma, tek kişinin özgürlüğüne karşı, çok kişinin özgürlüğü çekişmesi diyebiliriz.

Mehmet Âkif Ersoy'un, 11 ciltlik meşhur Sahafat'ındaki "İstibdad" şiirinde de şöyle denir:

Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdâd
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd!
Diyor ecdâdımız makberlerinden: "Ey sefil ahfâd
Niçin binlerce mâ'sûm öldürürken her gelen cellâd,
Hurûş etmezdi, mezbûhâne olsun, kimseden feryâd?
Otuz milyon ahâlî, üç şakînin böyle mahkûmu
Olup çeksin hükûmet nâmına bir bâr-ı meş'ûmu!
Otuz milyon halk üç eşkîyanın böyle mahkûmu
Olup çeksin hükümet etmek namına bir uğursuz yükü!
Utanmaz mıydınız bir, saysalar zâlimle mazlûmu?
Siz, ey insanlık isti'dâdının dünyâda mahrûmu
Semâlardan da yüksek tuttunuz bir zıll-i mevhûmu!"
O birkaç hayme halkından cihangîrâne bir devlet
Çıkarmış, bir zaman dünyâyı lerzân eylemiş millet;
Zaman gelsin de görsün böyle dünyâlar kadar zillet
...
Semâ peymâ iken râyâtımız tuttun zelîl ettin;
Mefâhir bekleyen âbâdan evlâdı hacîlettin;
Ne âlî kavm idik; hayfâ ki sen geldin sefil ettin;
Bütün ümmîd-i istikbâli artık müstahîlettin;
Rezîl olduk... Sen ey kâbûs-i hûnî, sen rezîl ettin!
Hamiyyet gamz edenbir pâk alın her kimde gördünse,
"Bu bir câni!" dedin sürdün, ya  mâhkum  eyledin hapse.
Müvekkel eyleyip casusu her vicdâna, her hisse.
Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye'se
Ne mel'ûnsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis'e!
Değil kâbûsun artık, devr-i devlet intibahındır.
Gel ey nâzende hürriyyet ki canlar ferş-i râhındır.
Emindir mevki'in: En pak vicdanlar penâhındır.
 
(Yıkıldın, gittin amma ey kirli baskı dönemi
Milletin kalbinde silinmez bir kirli hatıra bıraktın!
Ecdadımız mezarlarından diyor: "Ey sefil oğullar,
Niçin binlerce suçsuzu öldürürken her gelen cellat,
Çıkmazdı kimseden, son bir ümitsiz çırpınışla da olsa, bir feryat?
Otuz milyon halk üç eşkîyanın böyle mahkûmu
Olup çeksin hükümet etmek namına bir uğursuz yükü!
Utanmaz mıydınız bir, saysalar zûlm edenle edileni?
Siz ey bu dünyanın, insanlık yeteneğinden yoksun çocukları!
Göklerden de yüksek tuttunuz aslı esâsı yok bir gölgeyi!"
O birkaç çadır halkından dünya çapında bir devlet
Çıkarmış, bir zaman dünyayı titretmiş olan millet;
Zaman gelsin de görsün böyle dünyâlar kadar zillet,
...
Gökte dalgalanırken bayraklarımız tuttun yere indirdin;
Çocuklarından övünülecek işler bekleyen babaları utandırdın;
Ne yüce millet idik, yazık ki sen geldin alçalttın;
Bütün gelecek ümidini artık imkânsız kıldın;
Rezil olduk... Sen ey kanlı kâbus, sen rezil ettin!
Haysiyet belirtisi gösteren bir temiz alın her kimde gördünse,
"Bu bir câni!" dedin sürdün, ya da mahkûm ettin hapse.
Vekilin kılıp casusları her vicdâna, her hisse,
Düşürdün milletin en kahraman evlatlarını ümitsizliğe...
Ne lânetlisin ki rahmetler okuttun Şeytan'ın ruhuna!
Şimdi artık senin kâbusunun değil, uyanıklığın devridir.
Gel ey nazlı hürriyet ki canlar yolunun yaygısıdır.
Artık sana korku yoktur, çünkü en temiz vicdânlar sığınağındır)
 
Yok; 100 yıldan fazla tarihi olan Safahat'tan sonra II. Abdülhamit ve II. Meşruiyet'ten bugüne uzanan "istibdat " ve "hürriyet" tarihinin farklı farklı tezahürlerine girmeyeceğim. Osmanlı ve Türkiye tarihini iyi bilince, aslında sıkıcı derecede aynı bir "tarih ve tekerrür" meselesi söz konusu ve neyin ardından neyin geleceği de...

Zaten, Ahmet de Cumhuriyet Davası savunmasının sonunda "Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!" derken, kendi gibi çok sade, çok olduğu gibi, kendi gibi çok oyuncaksız ve samimi, "pat diye", "küt diye", ağzına geldiği gibi bir şeyi dile getiriyordu, tüm tarihî metaforlardan bağımsız: istibdata karşı hürriyet.

İstibdat sonrası hep hürriyet; yüz yıldır sonu belli bir hikâye bu.

Hürriyet damarını bitiren istibdat henüz var olmadı ama hürriyet hep istibdatı bitirdi.
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design