Anasayfa / Yazarlar / Çaycıya çerçeve boyatan müze müdürü ve…

08 Ocak

Çaycıya çerçeve boyatan müze müdürü ve…

Devlet, Çallı, Hoca Ali Rıza, Fikret Otyam, Diyarbakırlı Tahsin ve Zonaro’nun resimlerini zedeleyen müze müdürünün yakasına yapışmış

 
Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nin eski müdürü hakkında meğer tam yedi milyon iki yüz otuz dokuz bin beş yüz liralık kamu davası açılmış. Kamu davası da öyle okkalı şeydir ki, hayatınızın bir yerine lönk diye konduruldu mu oradan çekmeniz çok zordur. Hayatınız kayabilir, o kaymaz, öyle yani.

Meseleyi bir de sayılarla izah edeyim: 7.239.500 liralık dava açılmış. Unutmayalım: kamu davası.

Biliyorsunuz bizde kamu yoktur. Kamusal alan diye bir şey yoktur. Kamunun mânâsı devlete hasredilmiştir ki, başkası üzerinde hak iddia edemesin. Veyahut buna cüret ederse devlet aleyhine çalışıyor sayılsın. Kamusal alan, yani yurttaşların inisiyatif ve iradesiyle şekillenecek bir hayat alanı, şu son derece kısıtlı nitelemenin de gösterdiği üzre, bize ters. Evlerde dilediğimizce davranabilmemiz bile ulusal güvenlik meselesi aslında, ama şimdilik bunu kenara bırakalım, pencereyi açıp tablayı dökebildiğimiz, sırf kendimize ait kılamadığımız için değeri olmayan, sorumluluğu da başkalarına ait şu tekinsiz alanla ilişiğimizi tam keselim. Kısaca, evin dışına adım attığımız anda devletin alanına gireriz. Bu yüzden de, orayı hiçbir zaman kendimizin saymayız, istesek de sayamayız, saydırmazlar. Ha, devlete çaktırmadan tabla dökülebilir, kenarından tırtıklanıp kaldırım işgal edilebilir, becerebiliyorsan kaçak inşaat da yapılabilir.

Kamusal alanın yokluğu herkesin işine gelir, çünkü böylece herkes sorumluluktan kurtulur. Sokağı benim saysam, pencereden tabla döken kadınla, arabaları dik dik park edip koca caddeyi tek şeride indiren adamlarla, sanki evimin camını kırmışlar gibi uğraşmam gerekecek. Madem orası devletin, o uğraşsın! Fakat o da uğraşmazsa ortalığı pislik götürüyor? Olsun, evim temiz. İçeri girip kapıyı çektim mi istediğim kanalı seyrederim. Sadece sabaha karşı devlet dalabilir içeri. E o da devlet, dalar. Bizim de tarzımız böyle bir tarz.

Filan işte… böyle gidiyor. “Bir toplu yaşama kültürü olarak 20. yüzyıl Türkiye’si hayat tarzı” başlıklı bilimsel makalemde konuyu geniş olarak ele alacağım. Niye 20. yüzyıl? Çünkü geçmişini inkâr eden geleceğini hebâ eder.

İşte eski resim-heykel müzesi müdürüne de 7 milyon 239 bin 500 liralık kamu davası açmışlar. Sebep? Sıkı durun: toplam değeri 25 milyon doları (8 Ocak 15:54 itibarıyla aşağı yukarı 137 milyon 500 bin lira) bulan resimlerin çerçevelerini müzenin çaycısına boyatmış! Kime? Evet, ona.
 
İntikal…
 
Sanat eserlerine verdiği değerle bilinen ve olayımızda Kültür ve Turizm Bakanlığı şahsında vücut bulan devlet, İbrahim Çallı, Hoca Ali Rıza, Fikret Otyam, Diyarbakırlı Tahsin, Şevket Dağ ve Fausto Zonaro’nun resimlerini bu şekilde zedeleyen müze müdürünün yakasına yapışmış. Hadisenin güvenlik kuvvetlerinin terörle mücadeledeki kararlılığına halel getirmeyeceği öngörülmüş olmalı ki, konu bağımsız Türk yargısına intikal etmiş.

Geleneksel sıradan vatandaş bilgeliği şunu gerektirir: bir şey bir yere intikal ediyorsa çocuklar içeri çekilip kapılar kapatılır, olay mahallinden uzaklaşılır; zira bu kod kelime devletle ilgili birşeylerin cereyan ettiğini ilan eder. Nitekim hadisenin intikal ettiği mahkeme, bakanlığın başvurusu üzerine davayı görmüş, hüküm vermiş.

Bakanlık ne istemiş? Demişler ki: “Restoratör olmamasına rağmen” bu müdür “verdiği talimatlar ile” müzedeki eserlerde “hasar ve değer kaybına” yolaçtı. Tam yirmi beş (25) tabloya yapılan “hatalı müdahaleler” yüzünden… -işte burada kılı kırk yarıcılığın, hakkaniyetin nasıl devlet felsefemizin iliğine işlemiş olduğunu gösteren bir müthiş örnek daha karşımıza çıkıyor- “7 milyon 239 bin 500 TL kamu zararı” meydana geldi. Bakar mısınız! Bakanlık ilgilileri oturup yirmi beş tabloda meydana gelen kamu zararını kuruş kuruş hesaplamışlar. Yani meselâ yedi buçuk milyonluk değil, 7 milyon 240 bin liralık değil, 7.239.500’lük zarar meydana gelmiş! Devletin hassasiyetine zaman zaman laf eden hepimizin başını önüne eğip utancıyla başbaşa kalması, fakat başını önüne eğdiği için bunu yaparken fiziken zorlanıp bir yerini incitmesi gereken, ibretlik durumdur bu.

Böyle durumlarda mahkeme ne yapar? Bilirkişiye başvurur. Konu diyelim bir gazetecinin terör örgütü için çalışıp çalışmadığı gibi bir şey olsa, savcısı da hakimi de sanığın yüzüne bile bakmadan şıp diye karar verecek donanıma sahiptir. Ya da polis kurşunuyla öldürülmüş birinin davası görülürken, sanığın hangi mücbir sebepler altında ve kesinlikle böyle bir neticeyi arzu etmeden ve belki de kimbilir hangi tahrikle dikkati dağıtılarak o tetiği çekmiş olabileceğine dair ihtiyaç duyulacak ihtimaller ve dolambaçlar bilgisi, yetkili hukuk insanlarının cephaneliğinde ilk günden itibaren mevcuttur. Fakat müze müdürünün milyonluk tabloların çerçevelerini çaycıya boyatması gibi bir hadisede uzman bilirkişilerin birikime dayanan görüşlerine ihtiyaç vardır.
 
Oranında değer kaybı…
 
Bilirkişi ne demiş? Demiş ki: evet, müze müdürü “Bakanlık Resim ve Heykel Müzeleri Yönetmeliği hükümlerine” aykırı davrandı, ancak bu davranış yüzünden sözkonusu yirmi beş eserden sadece altısında hasar meydana geldi. Ve, bilirkişinin de devletinkinin üzerine eklememiz ve kültür-sanat alanlarında yöneticilerimizi küçümseyen herkesin suratına tokat gibi çarpmamız icap eden hassasiyetine bakınız ki, bu hasarlar da en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış. Diyarbakırlı Tahsin’in iki resmi ile Fausto Zonaro’nun bir resminde “yüzde on”ar, Mahmut Celayir, Şevket Dağ ve Bahriyeli İsmail Hakkı’nın birer resminde “yüzde beş”er “oranında değer kaybı” oluşmuş.

Bekleneceği üzre, bilirkişi raporuna itiraz edilmiş. Hürriyet’teki haberden, kimin itiraz ettiğini anlayamadım. Yeni bilirkişi heyeti farklı sonuca varmış. Demişler ki: Bu eserlerdeki hasarlar önceden de varmış. Dolayısıyla müze müdürünün bu işte kabahati yok.

Hiç mi yokmuş? Varmış. Ancak Hürriyet’in haberinden bu kabahatin mahiyetini de tam anlayamadım. Gerçi müze müdürünün “restorasyon kurallarına aykırı olarak uzman olmayan müze çalışanına çerçeveleri boyatmasından dolayı kusurlu bulunduğu” belirtiliyor, ancak bu işlem yüzünden resimlere zarar verilmediyse hâlâ hangi hasarın giderilmesinden bahsedildiğini anlayamıyoruz. Zira müze müdürünün çaycıya tablo çerçevesi boyatmasından ötürü yine de bir zarar meydana gelmiş. Bilirkişi raporunda, “Buna ilişkin zarar da uzman bir restoratör tarafından bin 996.20 TL’ye restore edilebilecektir,” denmiş. O ara fiyat da mı almışlar, ne yapmışlar…

Hassasiyete hayranlıktan yine gözlerim kamaştığı için, verilmiş hasar tam olarak nedir mevzuunu bir yana bırakıp, dokuz yüz doksan altı lira yirmi kuruşa takılacağım izninizle. Bilirkişi oturuyor, resimleri -ve çaycının boyadığı çerçeveleri!- inceliyor, sonunda diyor ki: burada 1996 lira 20 kuruşluk hasar var, bunu da uzman bir restoratör bu paraya giderir.
 
Gerçeklerimiz…
 
Yahu bunlar nasıl işler? Adamın tekini resim-heykel müzesine müdür yapıyorsun, o arada “bu yarın öbür gün çaycıya tablo çerçevesi boyatır” demiyorsun, çünkü adamın bunu yapabileceğini kestiremiyorsun, çünkü müze müdürü yapacağın adamlar arasında çaycıya tablo çerçevesi boyatabilecek olmayan var mı, belli değil, çünkü zaten senin öyle müze müdürlerimiz olsun ki, hiçbirinin aklından çaycıya tablo çerçevesi boyatmak geçmesin diye bir derdin olmamış. Zaten, aslına bakarsan, bu işlere karar verenlerin Mohaç meydan muharebesi veya Mercidabık zaferininin resmedilmediği tabloya neden ihtiyaç olduğunu idrak edip etmedikleri de belirsiz. Değil çaycıya çerçeve boyatılması, müze binasının akraba vakıflarından birine devredilip bütün bu resimlerin depoya intikal ettirilmeyişine şükretmek gerekir belki. Belki para ettiklerindendir, neyse.

Özetlemem gerekirse: Çaycıya tablo çerçevesi boyatan resim-heykel müzesi müdürü bizim gerçeğimizdir. Resimlere verilen hasarı önce otuz dokuz beş yüze, sonra 20 kuruşa kadar hesaplayabilen bakanlık uzmanları ve bilirkişiler başımızın tacıdır. Ayrıca zaten Fikret Otyam solcu, Fausto Zonaro gâvurdur. Acaba bütün bunların, herhangi bir resim-heykel müzesinde, bırakın müdürü, çaycı olmak için bile can atacak insanların yeter sayıda bulunmayışıyla alâkası var mıdır? Yoksa bunlar vardır da varolmayan kamusal alana mı aittirler ve bu yüzden görünür âlemde bunlarla karşılaşmamaktayızdır? Veya yirmi kuruşu hesaplayabilen ve mahkeme kararına geçirebilen devlet resim müzesinde sanat eserleriyle içiçe hayat sürmek isteyeceklerin muzır-münafık potansiyelini bir bakışta ayırt edebildiği için mi çaycıya çerçeve boyatan müdür absürd çizgi-roman kahramanı olabilecekken sahiden müdür olabilmektedir?

Zalimin döktüğü kan, su katılmış süt, zehirlenmiş derenin suyu, insan öldüren sahte içki, son tüketilme tarihi geçmiş meşrubat, asırlık resmin çerçevesine sürülen yağlıboya karışmış, donmuş buz olmuş, üstünde düşe kalka yaşamaya çabalıyoruz. Kendimize hakları, özgürlükleri olan, haysiyetine değer verilen, doğru dürüst insanlar muamelesi yapmamız belki de şartlara göre zaten azıcık, nasıl desem, lüks mü kaçıyordu acaba?..

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design